Siirt'te sabah büryanımızı yedikten sonra yola çıktık. Büryanın tadı damağımızdayken sabahın dinçliğinde, sabahın serinliğinde yollara koyulduk. Rüzgâr yüzümüze vurdukça yolun, toprağın ve tarihin kokusu ciğerlerimize doluyordu. Kurt ile Kartal yine yollardaydı; bu kez rotamız Siirt'ten Eruh, Şırnak, Cizre ve Silopi üzerinden medeniyetlerin nefes alıp verdiği Habur Sınır Kapısı'na kadar uzanan meşakkatli ama gururlu bir coğrafyaydı. MÜHÜRLENEN YOLLAR VE AŞILAN SERT DAĞLAR:
Geçtiğimiz bu güzergâhta devletimizin sunduğu devasa altyapı ve yol yatırımlarını takdirle anmamak imkânsızdı. Çift şeritli gidiş-geliş kaymak gibi asfalt yollar, şehirleri birbirine modern bir ağ gibi bağlayan tüneller ve viyadükler sürüş konforumuzu üst seviyeye çıkardı. Bir zamanlar geçit vermeyen o heybetli dağlar, derin vadiler ve çetin coğrafya, mühendislik harikası yollarla kolayca aşılır hâle gelmiş; mesafeler kısalırken sürüş emniyeti ve keyfi katlanmıştı.
Doğanın Ritimle Buluştuğu VİRAJLAR: DERELER, ÇAĞLAYANLAR VE SIRA DAĞLAR
Eruh ve Şırnak hattındaki sarp kayalıklar ve heybetli sıra dağlar bizleri karşıladı. Yol boyunca dağların bağrından süzülen buz gibi dereler ve irili ufaklı çağlayanlar, kasklarımızın içindeki rüzgâr sesine eşlik eden doğal bir senfoni gibiydi. İki teker üzerinde virajları yatırırken, doğanın bu el değmemiş haşmeti sürüşümüze tarifi imkânsız bir güzellik katıyordu. Sert, kalkerli kayalıkların ve derin vadilerin arasında yol almak; bir yandan insanın doğa karşısındaki küçüklüğünü ve acziyetini hatırlatırken, diğer yandan Kartal misali özgürlüğün, zirvelere tırmanmanın tadını hissettiriyordu. Cudi'nin heybetli gölgesine sığınıp Dicle'nin hayat verdiği Cizre ovasına indiğimizde ise coğrafyanın dili ve rengi değişti. Sur-i Cizre'nin, El Cezeri'nin sibernetik mirasının ve Mem û Zîn'in ölümsüz sevdasına ev sahipliği yapan bu vadide, sular ve yollar adeta tarihi birer canlı şahit gibi akıp gidiyordu. HAYATIN NOSTALJİK RİTMİ VE KÜLTÜREL DOKU:
Güzergâh boyunca gözümüzden kaçmayan bir diğer özgün ayrıntı ise ulaşım ve giyim kültürüydü. Şehirlerarası yolculuklar büyük ve modern otobüslerle değil, bölgenin engebeli arazi yapısına uyum sağlamış kıvrak midibüslerle yürütülüyordu. Lojistik ve malzeme akışı ise eski Türk filmlerindeki nostaljik sahneleri aratmayacak türdendi; yolcuların eşyaları, çuvallar ve yükler, midibüslerin üzerindeki bagaj tavanlarına halatlarla bağlanarak taşınıyordu.
Sokaklarda ilerlerken dikkatimizi çeken en belirgin güzelliklerden biri de halkın öz değerlerine ve yöresel giyimlerine sahip çıkmasıydı. Özellikle kırk yaşın üzerindeki erkeklerin başlarındaki geleneksel poşu ve puşileriyle, kendilerine has yöresel kıyafetleriyle gururla dolaşmaları şehirlere bambaşka, son derece otantik bir hava katıyordu. DOĞU İLE BATI ARASINDA BİR İNSANLIK AYNASI: MÜCADELE, ZARAFET VE SINIRSIZ İKRAM
Mola verdiğimiz, konakladığımız ya da kısa bir nefes arası aldığımız her noktada cömertliğin en katıksız haline tanıklık ettik. Yöredeki insanlar bizlere bir şeyler ikram edebilmek, masamıza sıcak bir çay veya bir lokma aş koyabilmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Yabancıya kucak açan, hanesinin kapısını ve gönlünü karşılıksız açan bu samimi gayret; Türk insanının mayasında var olan o köklü misafirperverliğin bu coğrafyada ne kadar canlı, ne kadar üst seviyede bir erdem olarak yaşadığını gözler önüne serdi.
"Nereden geliyorsunuz?" sorusuna verdiğimiz "Batıdan..." cevabı, anında demli bir sohbetin ve karşılıksız bir cömertliğin kapısını aralıyordu. Yollar ve kilometreler anlamını yitiriyor, ortak bir gönül dilinde buluşuluyordu. Burada hayat, batının karmaşık, telaşlı ve tüketim odaklı temposundan çok farklı akan sakin ama derin bir nehir gibi. İnsanlar bir yandan çetin doğa şartlarıyla mücadele ederken, diğer yandan zorlu ekonomik koşullara karşı vakarla direniyor. Ancak bu çift taraflı hayat mücadelesi, buranın insanını sertleştirmemiş; aksine olgunlaştırıp ağırbaşlı ve bilge kılmış. Batıda bir bardak çayın hesabının yapıldığı bir çağda, burada 10 liraya içtiğimiz çayların yanında cömertçe ikram edilen samimiyet, hiçbir maddi ölçüyle tartılamayacak bir değer taşıyor. Yiyeceklerin ucuzluğu ve bereketinden öte, asıl zenginlik insanların birbirleriyle ve misafirleriyle olan münasebetlerindeki o derin saygı, seviye ve Stoik duruşta saklı. ÇAĞDAŞ KADINLAR VE GELECEĞİN TEMİNATI GENÇ KIZLAR:
Gezimizin en göğüs kabartan, en umut verici gözlemlerinden biri de kadınların ve genç kızların toplumsal hayattaki yeriydi. Şırnak'ta, Cizre'de, Silopi'de ve yolumuzun düştüğü her beldede genç kızlarımızın lokantalarda, açılan yeni iş yerlerinde, hayatın tam merkezinde özgüvenle çalıştıklarına şahit olduk. Bölge insanının evlatlarını ayırmadan kız çocuklarını el üstünde tutması, onları çalışma hayatında desteklemesi takdire şayandı.
Modern kıyafetleriyle, güler yüzleriyle, çağdaş duruşlarıyla sokaklarda özgürce dolaşan bu evlatlarımız, Atatürk'ün kurduğu modern Türk Devleti'nin meşalesini bu topraklarda gururla taşıyan Cumhuriyet kadınlarının en açık nişanesiydi. İzmir'in, İstanbul'un caddelerinde gördüğünüz bir hanımefendinin zarafeti, çağdaşlığı ve özgürlüğü neyse; Şırnak'ın, Cizre'nin sokaklarında karşılaştığımız tablo da birebir aynıydı. Kız çocuklarımızın erkeklerden hiçbir farkı olmaksızın hayatın her alanında varlık göstermesi seyahatimizin en müstesna hatırası oldu. BATI ALGISININ ÖTESİNDE: HUZURUN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ KADİM TOPRAKLAR
Gece geç saatlere kadar sokaklarında güvenle dolaştığımız bu şehirlerde, batıdan bakan gözlerin bir zamanlar terörle andığı o eski algının tamamen kırıldığına bizzat tanıklık ettik. Devletin sağladığı mutlak hakimiyet ve güven ortamı sayesinde sokaklar cıvıl cıvıl; insanlar huzur ve emniyet içinde gecenin tadını çıkarıyor. Coğrafya, kaygının değil, hayatın doğal akışının hüküm sürdüğü bir huzur diyarına dönüşmüş. Bu gezintilerimizde dikkatimizi çeken bir diğer husus ise Türkçe dilinin ve tabelaların şehirlerdeki ezici hâkimiyetiydi. Yerel belediyelerin alt panolarındaki Kürtçe ibareler dışında, şehirlerin tamamında ticari ve sosyal tabelalarda katıksız bir Türkçe isim kullanımı hâkim. İnanın bana; İstanbul, İzmir, Ankara gibi metropollerimizde dahi göremediğimiz kadar duru ve yoğun bir Türkçe tabela düzenine burada şahit olduk. SINIRIN UFKU, BÖLGESEL GÖLGELER VE YOLDA OLMANIN BİLGELİĞİ:
Silopi'nin düzlüklerine varıp rotamızı Habur Sınır Kapısı'na kırdığımızda, bizi şaşırtan bir tenhalık karşıladı. Ortadoğu'ya açılan bu devasa kapıda tır geçişlerinin belirgin şekilde azaldığını, kapı etrafında sadece su satan birkaç yerel sakinin dolaştığını gördük. Şüphesiz bu durum bulunduğumuz saat dilimiyle ilgili olabileceği gibi; İran-ABD gerilimi ve bölgeye düşen füzelerin yarattığı jeopolitik dalgalanmaların sınır ticaretine vurduğu bir sekte de olabilir. Ancak o sınır eşiğinde durup ufka baktığımızda, yolun bize öğrettiği felsefi hakikati bir kez daha kavradık: Coğrafya kader olabilir, ancak o kaderi asil kılan, insanın gönül zenginliği, birbirine gösterdiği hürmet ve doğayla kurduğu dengedir. SON SÖZ: BİRLİK, BEREKET VE VATAN MUHAFIZLARI
Bu seyahatin ve gördüklerimin sonunda kalbimden süzülen son satırlar şunlardır: Batının insanı doğunun insanıyla barışmalı, kucaklaşmalı ve aradaki suni mesafeleri tamamen kapatmalıdır. Gezilerimizi Karadeniz'e, İç Anadolu'ya, memleketin her bir köşesine yaptığımız gibi Doğu'ya, Güneydoğu'ya ve hatta Güneydoğu'nun en ücra köşelerine kadar uzatmalı, oradaki o eşsiz insan sıcaklığını bizzat hissetmeliyiz. Güneydoğu'nun bereketli, mümbit toprakları ve göz alıcı yemyeşil ovaları var. Buraların bereketi batıya akıyor; orada tarlalarda yediğim o lezzetli kavunların tadını batıda hiçbir yerde bulamadım, göremedim.
O topraklardaki bereket ve üretim potansiyeli, yarınlarda tüm batının ihtiyaç duyacağı besin değerlerini karşılayacak güçtedir. İşte bu yüzden birliğimizi ve beraberliğimizi sapasağlam tutmalıyız. Her türlü dış mihrakların kışkırtmalarına, içerideki siyasilerin açgözlülüklerine ve ince hesaplarına rağmen; Türk insanı doğusuyla, batısıyla, kuzeyiyle ve güneyiyle her coğrafyasının insanına ve toprağına sahip çıkmalıdır. Milletimiz, Atatürk'ün öğütlerinin ve ilkelerinin gösterdiği aydınlık yoldan kesinlikle ayrılmamalıdır. Ayrıca bu zorlu gezimiz sırasında bizleri samimiyetle karşılayan, güler yüzleriyle misafir eden, büyük bir nezaket ve destekle yanımızda duran Jandarma birliklerimize, Komando Tugaylarımıza ve Özel Harekât timlerimize yürekten teşekkür ediyorum. Vatan size minnettardır!
(0)Comments