Türk sporu uzun zamandır skora endeksli, günü kurtarmaya çalışan ve zaman zaman sporun ruhunu ikinci plana iten bir anlayışla mücadele ediyor. Bireysel yeteneklere umut bağlanıyor, başarı yalnızca sonuç üzerinden okunuyor; altyapı, bilimsel çalışma ve kurumsal süreklilik ise hak ettiği değeri göremiyor.
A Milli Kadın Voleybol Takımımızın ikinci Avrupa şampiyonluğu, bu nedenle yalnızca vitrine konulacak bir kupa değildir. Bu başarı; doğru eğitim, bilimsel disiplin, liyakat ve kolektif akılla sürdürülebilir bir sistem üretilebileceğinin somut kanıtıdır. Ancak bu şampiyonluğu yalnızca beş setlik bir sahalar arası mücadele olarak okumak, filede gerçekleşen asıl hikâyeyi kaçırmak olur.
Sahada sadece bir takım şampiyon olmadı; kökleşmiş bir zihniyet de sınandı.
Toplumsal hafızamız, kadını zaman zaman yaptığı işten ve ürettiği değerden önce bedeni üzerinden değerlendirmeye alıştı. Kadının nasıl göründüğü, ne giydiği ve bedenini nasıl taşıdığı tartışılırken; yeteneği ve başarısı çoğu zaman gölgede bırakıldı. Oysa sahadaki kadın bedenine baktığımızda bambaşka bir hakikatle karşılaşıyoruz: Sıçrayan, terleyen, düşen, yeniden ayağa kalkan, blok yapan, smaç vuran ve oyunun kaderini değiştiren bir beden… O beden, seyredilen bir nesne değil; iradenin ve emeğin öznesidir. Sporcunun varlığı cinselliğin değil; çalışmanın, zekânın, disiplinin ve özgüvenin taşıyıcısıdır.
Kadın voleybolunun başarısı, kadını bedeni üzerinden tanımlayan bakış açısına verilmiş en net cevaptır. Çünkü sporda başarının cinsiyeti yoktur. Kadınlar; fırsat, adil ortam ve doğru sistem sağlandığında her alanda gereken bilgi ve beceriyi en üst düzeyde uygulayabileceğini kanıtlamıştır.
Bu sporcuların toplumsal gücü, kazandıkları sayılarla sınırlı değil. Bir kız çocuğu ekran karşısına geçtiğinde artık sadece Avrupa şampiyonu bir takım değil; kendi geleceğine dair somut bir ihtimal görüyor. 'Çalışırsam ben de yapabilirim' duygusunu öğreniyor. Bugün eline voleybol topunu alan o çocuk, yarın bir sınavda, bir meslekte ya da bir bilimsel çalışmada aynı özgüvenle hareket ediyor. Rol modeller yalnızca neyin başarıldığını göstermez; insanlara kendi potansiyellerini keşfetme cesareti verir. Her smaç bir önyargıyı, her blok ise kadınların önüne konulan görünmez bir sınırı yıkıyor.
File… Yalnızca sahanın ortasındaki ağ değil; kadınların karşısına dikilen 'yapamazsın', 'gücün yetmez', 'buraya kadar' cümlelerinin sembolüdür. Kadın voleybolcularımız bu sınırlara sözle değil, performanslarıyla yanıt veriyor.
Bize düşen, bu başarıyı yalnızca alkışlamak değil; onu mümkün kılan anlayışı Türk sporunun tamamına yaymaktır. Çocuklara fırsat tanıyan, yeteneği destekleyen, bilimi ve liyakati merkeze alan bir sistemi kalıcı kılmaktır. Spor yapmak bir ayrıcalık değil, doğal bir haktır.
Kadın voleybolcularımız Avrupa'nın zirvesine ikinci kez çıkarak bir neslin ufkunu genişletti ve yarının kız çocuklarına paha biçilmez bir cesaret mirası bıraktı. Asıl soru artık kadınların neleri başarabileceği değil; onların önündeki görünmez sınırları neden hâlâ korumaya çalıştığımızdır. Çünkü cevap sahada çoktan verilmiştir: Kadının sınırı file değildir; sınır, zihinlerde çizilen o çizgi çoktan aşılmıştır.
rcengiz1965@gmail.com
01.06.1965 Diyarbakır doğumlu. Lisans, Yüksek lisans ve Doktora eğitimini: Ankara Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor A.B.D.'da tamamladı.
Ulusal ve uluslararası bilimsel Kongre ve Sempozyumlarda 84 bildirisi bulunmaktadır.
Ulusal ve uluslararası spor bilimleri dergilerinde 45 yayınlanmış makalesi yer almıştır.
'O Küçe Senin Bu Küçe Benim', 'Kulübümüz Köklü, Camiamız Büyük Allah Kerim', 'Köşeli Yazılar', 'Top Patladı Şimdi Onarma Zamanı', 'İletişim', 'Sporda İletişim', 'Futbolda Yıldırma' ve 'Her Sorun Futbola Gol Oluyor' kitaplarını yazdı.
TBMM ve bazı bakanlıklarda çeşitli komisyonlarda görev aldı. TMOK Fair Play Komisyonu üyesi.
Birçok ödül sahibi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Rekreasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan yazar evli ve iki çocuk babası.
(0)Comments