İNSANLIĞIN EN BÜYÜK BELALARINDAN BİRİ: FAİZ

İNSANLIĞIN EN BÜYÜK BELALARINDAN BİRİ: FAİZ
View on original source
Category: Financial
Share
Archive
Like
İnsanlık binlerce yıldır yoksulluğu, eşitsizliği, köleliği, savaşı ve ekonomik tahakkümü tartışıyor. Krallar değişti. İmparatorluklar yıkıldı. Dinler ortaya çıktı. Devletlerin sınırları değişti. Ekonomik sistemler birbirlerinin yerini aldı. Paranın biçimi metal sikkelerden kâğıt paralara, banka hesaplarından kredi kartlarına ve dijital varlıklara kadar değişti. Fakat insanlık tarihinin en eski ekonomik ilişkilerinden biri bütün bu dönüşümlerin arasından geçerek günümüze ulaştı: Borç. Ve borcun en tartışmalı çocuklarından biri: Faiz. Bugün faiz modern ekonomik hayatın öylesine doğal bir parçası hâline gelmiştir ki çoğu zaman varlığı değil yalnızca oranı tartışılır. 'Faiz kaç?' 'Merkez Bankası faizi artıracak mı?' 'Mevduat faizi ne kadar?' 'Konut kredisi faizi düştü mü?' 'Devlet tahvili ne kadar getiriyor?' Fakat çok daha temel bir soru neredeyse hiç sorulmaz: Faiz neden vardır? Daha da önemlisi: Bir insanın yalnızca sermayeye sahip olması, başka insanların gelecekteki üretiminden sürekli gelir elde etmesine hangi koşullarda hak verir? Bu çalışma faizi yalnızca ekonomik bir teknik olarak değil; tarih, felsefe, din, siyaset, sınıf ilişkileri ve insan özgürlüğü açısından incelemektedir. Amacımız önceden belirlenmiş bir hükmü kanıtlamak değildir. Çünkü ciddi bir eleştiri, karşı tarafın en güçlü argümanlarını da bilmelidir. Faizin ekonomik işlevlerini göreceğiz. Onu savunan düşünürleri de dinleyeceğiz. Faiz ile tefecilik arasındaki ayrımı kabul edeceğiz. Kredinin insanlık için yararlı olabileceği durumları da göstereceğiz. Fakat bütün bunlardan sonra şu soruyu soracağız: İnsanlığın krediye ihtiyacı olması, insanlığın faiz merkezli bir ekonomik düzene mahkûm olduğu anlamına gelir mi? DAF'ın cevabı: Hayır. En basit anlamıyla faiz, ödünç verilen para veya sermayenin belirli bir süre kullanılmasının karşılığında talep edilen bedeldir. Bir kişi 100 birim borç alır ve belirli bir süre sonra 110 birim geri öderse aradaki 10 birim faizdir. Modern iktisat bu fazlalığı birkaç temel gerekçeyle açıklar. Borç veren parasını belirli süre kullanamamaktadır. Enflasyon paranın satın alma gücünü azaltabilir. Borçlu borcunu geri ödemeyebilir. Sermaye başka bir yatırımda kullanılabilirdi. Finans kuruluşunun işletme ve aracılık maliyetleri vardır. Dolayısıyla faiz, modern iktisat açısından yalnızca 'paradan para kazanmak' değildir. Zamanın, riskin, likiditenin ve alternatif maliyetin bir fiyatı olarak da değerlendirilir. Bu argümanı görmezden gelmeyeceğiz. Çünkü mesele faizin neden ortaya çıktığını anlayamamamız değildir. Mesele şudur: Ekonomik olarak açıklanabilen her mekanizma toplumsal olarak adil midir? Bu ayrım önemlidir. Tarih boyunca 'usury' veya tefecilik kavramının anlamı değişmiştir. Bazı dönemlerde ödünç para karşılığında alınan her fazlalık tefecilik kabul edilirken modern kullanımda kavram çoğunlukla aşırı, sömürücü veya hukuk dışı faiz oranlarını ifade eder. Dolayısıyla: Her faiz tefecilik değildir. Fakat bunun tersi de önemlidir: Yasal olan her faiz adil değildir. Bir işletmenin gönüllü olarak yatırım kredisi kullanması ile çocuğunun sağlık giderlerini karşılamak için çaresizlik içinde yüksek faizli borç alan bir insan aynı ekonomik durumda değildir. İki sözleşmede de imza bulunabilir. Ama ikisinde de aynı özgürlük bulunmayabilir. Çünkü: Bir insanın 'kabul ediyorum' demesi, her zaman gerçekten seçme özgürlüğüne sahip olduğu anlamına gelmez. Ekonomik zorunluluk da güçlü bir baskı aracıdır. Bir banknotu masanın üzerine bırakın. Bir yıl bekleyin. O para kendi başına buğday üretmeyecektir. Bir ev yapmayacaktır. Bir hastayı ameliyat etmeyecektir. Bir yazılım yazmayacaktır. Bir çocuğu eğitmeyecektir. Bunları yapan: insandır. Doğa, insan emeği, bilgi, teknoloji ve üretim araçlarıdır. Para ise bunların arasındaki ekonomik ilişkileri kolaylaştıran bir toplumsal araçtır. Bu nedenle faiz eleştirisinin en eski felsefi sorularından biri şudur: Para kendi başına nasıl daha fazla para doğurabilir? Elbette modern ekonominin cevabı vardır: Para üretken faaliyetlere yönlendirilir. Borç alan sermayeyi kullanır. Üretim gerçekleşir. Ortaya çıkan ekonomik değerin bir bölümü finansman maliyeti olarak sermaye sahibine döner. Sorun da burada başlar. Çünkü bu açıklama üretken yatırımlarda belirli ölçüde anlamlı olsa bile tüketim borçlarında, yoksulluk borçlarında veya borcun sürekli yeni borçla çevrildiği yapılarda aynı açıklama giderek zayıflar. Faiz modern bankaların icadı değildir. Kredi ve faiz ilişkilerinin tarihi, madeni paranın yaygın kullanımından bile daha eskidir. Eski Mezopotamya'da ekonomik hayat yalnızca takasla yürümüyordu. Tapınaklar, saraylar, tüccarlar ve üreticiler arasında hesap, borç ve kredi ilişkileri bulunuyordu. Arpa ve gümüş üzerinden borç sözleşmeleri yapılıyordu. Tarım toplumlarında bunun önemli sonuçları vardı. Bir çiftçi kötü hasat geçirebilirdi. Tohum için borçlanabilirdi. Borç ödenemezse yeni borç gerekebilirdi. Böylece: borç → faiz → yeni borç → bağımlılık döngüsü ortaya çıkabiliyordu. Borç yalnızca ekonomik yük değildi. Borçlunun toprağını, ailesini ve özgürlüğünü etkileyebilecek kadar ağır sonuçlara ulaşabiliyordu. Eski Yakın Doğu tarihinin en ilginç kurumlarından biri dönemsel borç hafifletmeleri ve borç köleliğinin kaldırılması uygulamalarıdır. Bunun nedeni hükümdarların modern anlamda sosyalist olması değildi. Çok daha pragmatik bir neden vardı: Borç sistemi toplumun üretici tabanını yok edecek kadar büyürse devletin kendisi de çöker. Köylü toprağını kaybeder. Aileler borç bağımlılığına girer. Üretim bozulur. Toplumsal huzursuzluk büyür. Asker ve vergi mükellefi tabanı zayıflar. Dolayısıyla binlerce yıl önce bile borcun sınırsız büyümesinin toplumsal istikrarı tehdit edebileceği görülmüştü. Babil ekonomisinde kredi ve faiz kuralları hukuki düzenlemelere konu olmuştu. Hammurabi Kanunları borç, teminat, tarımsal yükümlülük ve ticari ilişkileri ayrıntılı biçimde düzenliyordu. Bu bize önemli bir şeyi gösterir: Faiz ortaya çıktığı andan itibaren yalnızca özel bir ekonomik ilişki olarak bırakılmamıştır. Çünkü toplumlar çok erken dönemlerden itibaren borç veren ile borç alan arasındaki ilişkinin sınırsız bırakılmasının ciddi sonuçlar doğurabileceğini fark etmişlerdir. Modern finansal düzenlemelerin uzak atalarından biri burada görülebilir. Antik Yunan'da borç yalnızca ekonomik bir mesele değildi. Borç insanların özgürlüğünü kaybetmesine kadar varabilen sonuçlar yaratabiliyordu. Atina tarihinde Solon'un reformları bu açıdan önemlidir. MÖ 6. yüzyılın başlarında gerçekleştirilen ve geleneksel olarakseisachtheia, yani 'yüklerin silkelenmesi' olarak anılan düzenlemeler borç yükünün ve borç bağımlılığının yarattığı toplumsal krize müdahale etmeyi amaçladı. Bu olay bize tekrar aynı gerçeği gösterir: Borç belli bir eşiği geçtiğinde ekonomik mesele olmaktan çıkar ve siyasal mesele hâline gelir. Faize karşı en ünlü antik felsefi eleştirilerden biri Aristoteles'ten gelir. Aristoteles ekonomiyi insanların ihtiyaçlarını karşılayan doğal faaliyetlerle servetin sınırsız biriktirilmesini amaçlayan faaliyetler arasında ayırmaya çalışır. Para başlangıçta değişimi kolaylaştıran araçtır. Fakat para yalnızca daha fazla para elde etmek için kullanılmaya başladığında araç amaç hâline gelir. Faiz bu nedenle Aristoteles açısından problemli görünür. Çünkü: Para, paradan türemektedir. Bu eleştirinin arkasındaki soru iki bin yıldan uzun süre yaşayacaktır: Gerçek ekonomik değerin kaynağı nedir? Para mı? Mülkiyet mi? Yoksa üretim mi? Roma ekonomisi son derece gelişmiş kredi ilişkilerine sahipti. Borç sözleşmeleri, faiz oranları, teminatlar ve ticari finansman hukuki yapılar içinde düzenlendi. Roma örneği faiz tarihinin önemli bir özelliğini gösterir: Faizi tamamen ortadan kaldırmak ile sınırsız bırakmak arasında üçüncü bir yol vardır: düzenlemek. Bu yaklaşım modern devletlerde de devam edecektir. Tevrat geleneğinde özellikle yoksullara ve topluluk üyelerine verilen borçlarda faiz konusunda güçlü sınırlamalar bulunur. Buradaki temel fikir ekonomiden daha büyüktür: Bir insanın çaresizliği başka bir insanın kazanç fırsatına dönüşmemelidir. Jübile fikri ve borçların dönemsel olarak serbest bırakılması düşüncesi de mülkiyet ve borcun sonsuza kadar toplumsal eşitsizlik üretmesini sınırlayan bir ahlaki çerçeve sunar. Erken ve Orta Çağ Hristiyanlığında faizli borç uzun süre ciddi ahlaki kuşkuyla karşılandı. Kilise hukukunda tefecilik yasaklandı veya sınırlandırıldı. Bunun en gelişmiş felsefi açıklamalarından biri Thomas Aquinas'ta görülür. Aquinas'ın düşüncesinde para tüketilebilir/değişimde harcanan bir şey olarak ele alınır. Parayı ödünç verip hem aynı miktarın geri dönmesini hem de yalnızca kullanımından ayrıca ödeme talep etmeyi belirli koşullarda 'aynı şey için iki kez ödeme' problemine benzetir. Fakat Avrupa değişiyordu. Ticaret büyüdü. Uzak mesafeli ticaret gelişti. Bankacılık ortaya çıktı. Riskli deniz ticareti ve ortaklık biçimleri çoğaldı. Ekonomik hayatın karmaşıklaşmasıyla faiz konusunda çeşitli hukuki ve teolojik ayrımlar gelişti. Modern kapitalizmin yükselişiyle eski mutlak yasakların büyük bölümü zaman içinde yerini düzenlenmiş faiz sistemine bıraktı. İslam'da riba açık biçimde yasaklanmıştır. Ancak 'riba' kavramının tarihsel kapsamı ile modern bankacılık faizinin bütün biçimlerinin birebir aynı kategoriye girip girmediği konusunda modern dönemde tartışmalar bulunmuştur. Klasik İslam hukukunun temel kaygılarından biri açıktır: Borç ilişkisinin garanti edilmiş bir fazlalık üzerinden sömürü mekanizmasına dönüşmemesi. Modern İslami finans bu nedenle farklı modeller geliştirmeye çalışır: kâr-zarar ortaklığı, varlığa dayalı finansman, ortaklık, kiralama, ticaret üzerinden finansman. Fakat burada da eleştirel olmak gerekir. Bir finansal üründen 'faiz' kelimesini kaldırıp aynı ekonomik maliyeti başka isimlerle tahsil etmek sistemi otomatik olarak adil yapmaz. DAF açısından belirleyici olan isim değil, ekonomik ilişkinin özüdür. Budizm'de İslam hukukundaki riba yasağına benzeyen evrensel ve merkezi bir faiz yasağı bulunmaz. Budist yaklaşımın ağırlık merkezi farklıdır: açgözlülük, bağlanma, arzu ve bunların ürettiği ıstırap. Ekonomi insanın ihtiyaçlarını karşılayan araç olmaktan çıkıp sınırsız biriktirme yarışına dönüşüyorsa sorun yalnızca faiz değildir. Sorun insanın dünyayla kurduğu ilişkinin kendisidir. Modern dönemde E. F. Schumacher'in 'Budist ekonomi' yaklaşımı bu düşünceyi yeniden gündeme getirmiştir. Ekonominin başarısı yalnızca daha fazla üretmek ve tüketmek değildir. Asıl soru: İnsan daha iyi mi yaşamaktadır? Avrupa ticaretinin genişlemesi yeni finansman biçimlerini zorunlu hâle getirdi. Tüccarların sermayeye ihtiyacı vardı. Denizaşırı ticaret büyük risk taşıyordu. Para transferi gerekiyordu. Döviz işlemleri gelişiyordu. Banker aileler güçleniyordu. Finans giderek profesyonel bir faaliyet hâline geldi. Böylece borç ve kredi ahlaki tartışmanın konusu olmaya devam ederken aynı zamanda büyüyen ticari ekonominin vazgeçilmez araçlarından biri hâline geldi. Faiz artık yalnızca: 'Yoksul komşuma borç verdim.' meselesi değildi. Uluslararası ticaretin finansmanıydı. Modern kapitalizmin gelişmesiyle tarihsel dönüşüm hızlandı. Anonim şirketler, bankalar, devlet tahvilleri, borsalar, ipotekler, sigortalar, merkez bankaları ve uluslararası sermaye piyasaları gelişti. Kredi üretimin genişlemesini sağladı. Bir girişimcinin sahip olmadığı sermayeyi kullanarak fabrika kurabilmesi ekonomik büyümeyi hızlandırdı. Dolayısıyla modern kredi sisteminin insanlığa hiçbir fayda sağlamadığını söylemek tarihsel olarak yanlış olur. Kredi, üretici güçleri olağanüstü ölçüde büyüttü. Fakat aynı araç yeni bir güç yarattı: finansal sermaye. 1787'de Jeremy BenthamDefence of Usuryadlı eserinde faiz sınırlamalarına karşı çıktı. Bentham'ın temel düşüncesi sözleşme özgürlüğüydü. İki yetişkin insan kendi rızalarıyla belirli bir faiz oranında borç sözleşmesi yapıyorsa devlet neden buna engel olsun? Bu güçlü bir liberal argümandır. Ve ciddiye alınmalıdır. Fakat sorun şudur: Sözleşme özgürlüğü için yalnızca hukuki özgürlük yeterli midir? Açlıktan ölmek üzere olan insan ile milyonlarca dolarlık sermayesi bulunan insan masaya oturduğunda ikisi de hukuken özgür olabilir. Ama pazarlık güçleri aynı değildir. Bu nedenle DAF açısından: özgür sözleşme ancak tarafların gerçek ekonomik özgürlüğü varsa tam anlamıyla özgürdür. Anarşist düşünce tarihinde Pierre-Joseph Proudhon kredi meselesine özel önem verdi. Proudhon sermayeye erişimin ayrıcalıklı kesimlerin kontrolünden çıkarılması gerektiğini düşünüyordu. Onun karşılıklılık — mutualizm — anlayışında üreticilerin birbirlerine daha doğrudan kredi sağlayabilecekleri ekonomik kurumlar tasavvur edildi. 'Halk Bankası' girişimi bu arayışın pratik örneklerinden biriydi. Temel fikir şuydu: Kredi bir ayrıcalık değil, üreticilerin karşılıklı dayanışma aracı olabilir. Bu düşünce DAF'ın gelecekte geliştireceği toplumsal kredi sistemleri açısından tarihsel olarak önemlidir. Karl Marx faiz sorununu kapitalist üretimin bütünü içinde analiz etti. Marx açısından faiz gökten düşmez. Üretim sürecinde yaratılan artı-değerin ve kârın bir bölümü para-sermayenin sahibine faiz olarak aktarılır. Faiz getiren sermaye ise kapitalizmin en yanıltıcı görüntülerinden birini yaratır: Para → Daha Fazla Para Aradaki üretim süreci görünmez hâle gelir. Para sanki kendi doğasından dolayı çoğalıyormuş gibi görünür. Oysa fabrikanın içinde işçiler vardır. Madenlerde insanlar çalışır. Tarlalarda insanlar üretir. Nakliye yapılır. Bilgi üretilir. Enerji tüketilir. Doğa kullanılır. Marx'ın eleştirisinin gücü buradadır: Finansal getirinin arkasındaki toplumsal üretimi görünür hâle getirir. John Maynard Keynes bir anarşist veya Marksist değildi. Fakat onun faiz ve sermaye kıtlığı üzerine düşünceleri şaşırtıcı derecede radikal sonuçlara ulaşır. Keynes,The General Theory'nin sonunda sermayenin kıtlığından gelir elde eden rantiyenin ekonomik gücünün zaman içinde azalabileceğini tartışır. Bunu ünlü ifadesiyle: 'rantiyenin ötenazisi' olarak adlandırır. Buradaki ötenazi fiziksel değildir. Bir ekonomik işlevin ortadan kalkmasıdır. Sermaye yeterince bol hâle geldiğinde yalnızca sermaye sahibi olmak neden yüksek ve sürekli gelir sağlamalıdır? Bu soru kapitalist iktisadın içinden gelen önemli bir faiz eleştirisidir. Anarşist antropolog David Graeber'inDebt: The First 5,000 Yearsadlı eseri borç tartışmasını yeniden tarih, antropoloji ve iktidar alanına taşıdı. Graeber'in önemli katkılarından biri basit tarih anlatısını sorgulamasıdır: Takas → Para → Kredi İnsanlık tarihinin her yerde bu sırayla ilerlediği düşüncesi problemli olabilir. Kredi ve hesap ilişkileri son derece eskidir. Fakat Graeber'in daha derin sorusu ahlakla ilgilidir: 'Borç ödenmelidir' neden bu kadar güçlü bir ahlaki emir hâline gelmiştir? Borçlu ahlaki yükümlülük altındadır. Peki alacaklının sorumluluğu nedir? Yanlış kredi veren banka? Sürdürülemez borç veren kurum? Bir ülkeye ödeme kapasitesinin ötesinde kredi sağlayan finans sistemi? Bütün sorumluluk neden yalnızca borçlunun üzerindedir? Graeber bize borcun yalnızca muhasebe işlemi olmadığını hatırlatır. Borç aynı zamanda: iktidar ilişkisidir. Çünkü alacaklı, borçlunun gelecekteki gelirinin bir bölümü üzerinde hak iddia eder. Faizin en güçlü matematiksel özelliklerinden biri bileşikleşmedir. Örneğin 100 birim para yıllık %10 oranla bileşik biçimde büyürse: 1 yıl sonra 110, 2 yıl sonra 121, 10 yıl sonra yaklaşık 259, 20 yıl sonra yaklaşık 673, 30 yıl sonra yaklaşık 1.745 birime ulaşır. Çünkü artık yalnızca anapara faiz üretmez. Faiz de faiz üretir. Bu üstel büyümedir. Burada çok önemli bir çelişki ortaya çıkar. Gerçek dünya sınırlıdır. Toprak sınırlıdır. Enerji sınırlıdır. Hammadde sınırlıdır. İnsanların çalışma süresi sınırlıdır. Ekosistemlerin taşıma kapasitesi sınırlıdır. Fakat finansal alacak matematiksel olarak katlanarak büyüyebilir. Dolayısıyla: Finansal talepler sonsuza doğru büyümeye çalışırken gerçek ekonomi sonsuz değildir. Modern ekonomide faiz yalnızca borç veren ile borç alan arasındaki özel sözleşmenin sonucu değildir. Merkez bankaları politika faizleri aracılığıyla ekonomideki kredi koşullarını etkiler. Faiz yükseldiğinde genellikle: borçlanma pahalılaşır, kredi talebi azalır, yatırım ve tüketim baskılanabilir, tasarruf teşvik edilebilir, enflasyonist baskının azaltılması amaçlanabilir. Faiz düştüğünde ise kredi ucuzlayabilir ve ekonomik faaliyet desteklenebilir. Dolayısıyla modern faiz aynı zamandamakroekonomik yönetim aracıdır. Bunu kabul etmek gerekir. DAF'ın eleştirisi bu nedenle: 'Yarın bütün faizleri sıfırlayalım.' kadar basit olamaz. Çünkü mevcut ekonomik sistem faiz üzerine kurulmuşsa onu bir gecede kaldırmak bankacılık krizlerine, sermaye kaçışına, kredi çöküşüne ve ekonomik kaosa yol açabilir. Sistem değiştirmek başka, sistemi hazırlıksız biçimde parçalamak başkadır. Bir zamanlar büyük borçlar çoğunlukla devletlerin, tüccarların ve büyük işletmelerin dünyasına aitti. Modern tüketim ekonomisi borcu günlük hayata taşıdı. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, otomobil kredisi, konut kredisi, öğrenci kredisi, taksit, 'şimdi al sonra öde' sistemleri... İnsan artık yalnızca mevcut geliriyle yaşamaz. Gelecekte kazanacağını düşündüğü parayı bugün harcar. Bunun ekonomik sonucu önemlidir. Gelecekteki emeğin bir bölümü bugünden taahhüt edilmiştir. İnsan henüz çalışmadığı ayların gelirini çoktan dağıtmıştır. Borç böylece yalnızca ekonomik araç değil, gelecekteki zaman üzerinde kurulmuş bir hak iddiasına dönüşür. Modern faiz sisteminin en çarpıcı örneklerinden biri konuttur. İnsanların barınmaya ihtiyacı vardır. Fakat konut fiyatları gelirlerden çok daha hızlı yükseldiğinde milyonlarca insan ev sahibi olabilmek için onlarca yıllık kredi kullanmak zorunda kalır. Bir insan 25 veya 30 yıllık konut kredisi aldığında henüz yaşamadığı onlarca yılın gelirinin bir bölümünü finans kuruluşuna bağlamaktadır. Burada soru şudur: Barınma gibi temel bir insan ihtiyacı ne ölçüde finansal getiri aracına dönüştürülmelidir? DAF açısından barınma, sağlık, temel eğitim, su, gıda ve enerji gibi yaşamsal ihtiyaçların tamamen spekülatif piyasa mantığına bırakılması kabul edilemez. Devletler tahvil ve benzeri araçlarla borçlanır. Borçlanmanın kendisi kötü değildir. Savaş, afet, altyapı yatırımı veya ekonomik kriz dönemlerinde kamu borcu gerekli olabilir. Fakat devlet borcu büyüdükçe faiz ödemeleri kamu bütçesinin önemli bir bölümünü tüketebilir. Burada kritik soru şudur: Faizi kim ödüyor ve kim alıyor? Devlet gelirlerinin önemli bölümü vergilerden gelir. Borç faizleri ise tahvil sahiplerine ve finansal kurumlara ödenir. Dolayısıyla belirli koşullarda kamu borcu: geniş toplum kesimlerinden sermaye sahiplerine doğru gelir aktarım kanalı oluşturabilir. Bu yüzden kamu borcunun yalnızca miktarını değil,mülkiyet yapısınıda incelemek gerekir. Faiz meselesi devletler arasında daha da önemli hâle gelir. Gelişmekte olan ülkeler dış borç kullanabilir. Borç döviz cinsindense ulusal para değer kaybettiğinde yük ağırlaşabilir. Borcu ödemek için: vergiler artırılabilir, kamu harcamaları azaltılabilir, özelleştirmeler yapılabilir, yeni borç alınabilir. Böylece: borcu ödemek için borçlanma döngüsü ortaya çıkabilir. Ancak bütün uluslararası borçları 'emperyalist komplo' olarak açıklamak da doğru değildir. Kötü yönetim, yolsuzluk, verimsiz yatırımlar, savaşlar, sermaye kaçışı ve yanlış ekonomi politikaları da borç krizlerinde büyük rol oynayabilir. Gerçek eleştiri tek nedenli açıklamalardan kaçınmalıdır. İnternet finans dünyasını değiştirdi. Fintech şirketleri, eşler arası kredi, mikrokredi, dijital bankalar, kripto varlıklar, merkeziyetsiz finans, stablecoin borç verme protokolleri ortaya çıktı. Fakat teknoloji temel soruyu ortadan kaldırmadı. Bir blokzincir üzerinde gerçekleşmesi ekonomik ilişkinin otomatik olarak adil olduğu anlamına gelmez. Akıllı sözleşme de sömürücü olabilir. Merkeziyetsiz bir kredi sistemi de aşırı teminat, spekülasyon ve yüksek getiri arayışı üzerine kurulabilir. Teknoloji merkezi değiştirebilir; fakat ekonomik ilişkinin ahlakını kendiliğinden değiştirmez. Faiz savunusunun en güçlü argümanlarından biri budur. Bir insan bugün 100 birim ödünç veriyorsa ve bir yıl sonra fiyatlar %10 artmışsa aynı 100 birimin geri verilmesi borç verenin satın alma gücünü azaltır. Bu haklı bir problemdir. Fakat burada iki kavramı ayırabiliriz: değerin korunması ve reel kazanç. DAF'ın gelecekteki finans sistemi borç verenin satın alma gücünü koruyan endeksleme mekanizmalarını kullanabilir. Ama bu, zorunlu olarak sınırsız reel faiz gelirinin meşru olduğu anlamına gelmez. Amaç: borç vereni cezalandırmamak, fakat borçlunun zorunluluğunu da rant kaynağına dönüştürmemektir. Burada romantik davranamayız. Modern ekonomi son derece karmaşıktır. Bankaların mevduatları vardır. Emeklilik fonları vardır. Sigorta şirketleri vardır. Devlet tahvilleri vardır. Şirket finansmanı vardır. Uluslararası sermaye piyasaları vardır. Bütün faizleri tek gecede yasaklamak büyük ekonomik bozulmalara yol açabilir. DAF'ın önerisi bu nedenlegeçiş ekonomisidir. Amaç önce alternatifleri kurmak, sonra faiz bağımlılığını azaltmaktır. DAF'ın hedeflediği Dünya Düzeni'nde temel soru değişir. Bugünkü sistem sıklıkla şunu sorar: Sermayenin getirisi ne olacak? DAF ise önce şunu sorar: İnsanların ve ekosistemin ihtiyacı nedir? Bunun için tek bir finansman yöntemi yerine çok katmanlı bir yapı gerekir. Yerel toplulukların, federasyonların ve kooperatiflerin ortak fonları oluşturulur. Temel ihtiyaçlar ve toplumsal açıdan yararlı yatırımlar buradan finanse edilir. Bankanın müşterileri aynı zamanda bankanın ortakları olabilir. Kâr dışarıdaki hissedarlara aktarılmak yerine sistemin maliyetlerini karşılamak ve topluluğun finansman kapasitesini geliştirmek için kullanılır. Finans kuruluşunun gerçek operasyonel maliyeti vardır. Bu maliyet gizlenmez. Fakat kredi üzerinden sınırsız rant üretilmez. Üretken yatırımlarda finansmanı sağlayan taraf yalnızca garantili kazanç talep etmek yerine gerçek ekonomik riske ortak olabilir. Kazanç paylaşılır. Makul zarar da paylaşılır. Barınma, temel sağlık, eğitim, temel enerji, zorunlu yaşam ihtiyaçları yüksek faizli tüketici finansmanının alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Bir insanın borcu yaşamını sonsuza kadar esir alamaz. Belirli koşullarda yeniden yapılandırma ve borçtan kurtulma hakkı bulunmalıdır. Af sürekli ve keyfî olmamalıdır. Çünkü bu kez borcunu düzenli ödeyen insan cezalandırılmış olur. Fakat: afet, ağır ekonomik kriz, sistemik çöküş ve gerçek ödeme imkânsızlığı gibi durumlarda toplumsal borç yeniden yapılandırması mümkündür. İnsan kredi sözleşmesinin gerçek maliyetini anlayabilmelidir. Gizli ücretler, karmaşık finansal dil, yanıltıcı oranlar, sonradan eklenen masraflar yasaklanmalıdır. Finansın temel görevi gerçek ekonomiye hizmet etmektir. Finans kendi başına sonsuz para üretme oyununa dönüşmemelidir. DAF: krediye karşı değildir. DAF: tasarrufa karşı değildir. DAF: yatırıma karşı değildir. DAF: ticarete karşı değildir. DAF: teknolojiye karşı değildir. DAF'ın itirazı şudur: İnsanın zorunluluğu başka bir insanın sınırsız pasif gelir kaynağı hâline gelmemelidir. Sermaye toplumsal üretimin hizmetinde olmalıdır. Toplumsal üretim sermayenin hizmetinde değil. DAF Dünya Düzeni bugünkü finans sistemini bir gecede kapatmayı hedefleyemez. Böyle bir hareketin bedelini büyük sermaye sahiplerinden önce sıradan insanlar ödeyebilir. Bu nedenle dönüşüm aşamalı olmalıdır. Önce alternatif kurumlar oluşturulur. Kooperatif finansmanı geliştirilir. Temel ihtiyaç kredileri toplumsallaştırılır. Borç şeffaflığı sağlanır. Aşırı faiz ve tefecilik sınırlandırılır. Toplumsal yatırım fonları büyütülür. Spekülatif finansın reel ekonomi üzerindeki egemenliği azaltılır. Finans sistemi giderek: paradan para üretmekten toplumsal ihtiyaçları finanse etmeye doğru dönüştürülür. Faizin tarihi bize basit bir masal anlatmaz. Bir tarafta tamamen kötü faizciler, diğer tarafta tamamen masum borçlular yoktur. Kredi insanlığın üretim kapasitesini büyütmüştür. Ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Yeni işletmelerin kurulmasına yardım etmiştir. Evlerin yapılmasını, altyapının finansmanını, teknolojik yatırımları ve ekonomik gelişmeyi mümkün kılmıştır. Bunu inkâr etmek bilimsel olmaz. Fakat aynı tarih başka bir gerçeği de göstermektedir. Borç ekonomik güç eşitsizliğiyle birleştiğinde özgürlüğü yok edebilir. Mezopotamyalı çiftçinin borcu ile modern insanın kredi kartı borcu aynı değildir. Fakat aralarında şaşırtıcı bir ortak nokta vardır: Gelecekteki üretim bugünden alacaklıya bağlanmıştır. Beş bin yıl boyunca araçlar değişmiştir. Kil tablet değişmiştir. Sikke gelmiştir. Kâğıt para gelmiştir. Çek gelmiştir. Banka hesabı gelmiştir. Kredi kartı gelmiştir. Bilgisayar gelmiştir. Kripto varlıklar gelmiştir. Akıllı sözleşmeler gelmiştir. Fakat temel soru hâlâ önümüzde durmaktadır: İnsan mı ekonomiye hizmet edecektir, ekonomi mi insana? DAF açısından cevap açıktır. Ekonomi doğa yasası değildir. Bankacılık doğa yasası değildir. Para doğa yasası değildir. Faiz de doğa yasası değildir. Bunların tamamı insanlar tarafından kurulmuş toplumsal kurumlardır. Dolayısıyla insanlar tarafından değiştirilebilirler. Bizim faiz eleştirimiz herhangi bir dinin yasağına dayanmak zorunda değildir. Herhangi bir filozofun sözü de bizim için mutlak otorite değildir. Aristoteles'i dinleriz. Aquinas'ı inceleriz. Bentham'ın itirazını ciddiye alırız. Proudhon'u okuruz. Marx'ın sermaye analizini değerlendiririz. Keynes'in rantiyeye ilişkin öngörüsünü tartışırız. Graeber'in borç tarihinden yararlanırız. Ama hiçbirini kutsallaştırmayız. Çünkü DAF'ın ölçütü dört temele dayanır: Bir kurum gerçekten gerekli mi? İddialarımız gerçeklerle uyuşuyor mu? Nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz? Kurulan sistem insanların acısını azaltıyor mu, artırıyor mu? Ve bu dört ölçüt bizi aynı soruya geri getiriyor: Bir insanın yaşamını sürdürebilmek için borçlanmak zorunda olması ve başka bir insanın yalnızca sermayeye sahip olduğu için bu zorunluluktan sürekli gelir elde etmesi gerçekten insanlığın ulaşabileceği en gelişmiş ekonomik düzen midir? Biz bunun böyle olduğuna inanmıyoruz. İnsanlık atomu parçalayabildi. Ay'a ulaştı. Genetik kodu çözmeye başladı. Milyarlarca insanı aynı iletişim ağına bağladı. Yapay zekâ geliştirdi. Fakat hâlâ milyonlarca insan henüz yaşamadığı yılların emeğini borç olarak satmak zorunda kalıyor. Belki insanlığın bir sonraki büyük ilerlemesi daha hızlı bilgisayarlar veya daha güçlü makineler yapmak değildir. Belki ilerleme, kendi yarattığımız ekonomik araçların kölesi olmaktan kurtulmaktır. Çünkü: Para insan tarafından yaratılmıştır. Borç insan tarafından yaratılmıştır. Faiz insan tarafından yaratılmıştır. İnsan tarafından yaratılmış hiçbir ekonomik kurum insanın değişmez kaderi değildir. Başka bir ekonomi mümkündür. Başka bir finans sistemi mümkündür. Başka bir Dünya Düzeni mümkündür. Ve onun ilkelerinden biri son derece basit olmalıdır: Akıl • Bilim • Felsefe • Vicdan Ekonomi insanın efendisi değil, hizmetkârı olmalıdır.

(0)Comments

 

A note on cookies

Newshunt uses essential cookies to keep you signed in and to remember your language and country, so the site works the way you expect. With your permission, we'd also like to use analytics cookies to understand how people use Newshunt and improve it over time.

Accepting only affects analytics. To learn more, view our Privacy Policy or Terms & Conditions.